Erkekcom – E-Dergi

İlk Milli Bayram: İyd-i Milli

İlk Milli Bayram: İyd-i Milli

23 Temmuz (eski takvimle 10 Temmuz) günü neredeyse bütün Rumeli bölgesinde konrol sağlanmıştı. Bugün Selanik’te meşrutiyet ilan edildi. Çaresiz kalan saray ve Bab-ı Ali meşrutiyeti iade etmek dışında bir çözüm bulamadı. 24 Temmuz itibarıyla Osmanlı Devleti anayasal sisteme geçmiş bulunuyordu
Eski takvimle 10 Temmuz günü, ülkemizin ilk milli bayramı ilan edilmişti: İyd-i Milli. Hürriyet, müsavat, uhuvvet ve adalet sloganlarını haykıran kitleler, bu bayramı uzun yıllar coşkuyla kutlamıştı. Çünkü tarihimizin en önemli kopuş noktasını simgeliyordu. Şinasi’nin, “bildirir haddini sultana senin kanunun” dizesiyle işaret ettiği hedefe kesin olarak varılmıştı. 
Yarım asırlık bir mücadelenin sonucu monarşinin tarihe karışması olmuştu. 1889’da, yani Fransız Devrimi’nin 100. yılında kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti Osmanlı’da mutlak monarşinin son nefesini vermesini sağlayacak tarihsel süreci başlatan özneydi.
YENİ SÖMÜRGECİLİĞE UYUM REJİMİ: TANZİMAT
Kapitalizmin dış ticaret evresi sermayenin birikmesinin koşullarını yaratırken Doğu dünyası en ileri örneklerini yarattığı feodal toplum ve devlet düzenine sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam ediyordu. Batı’nın söz konusu gelişmelere koşut olarak yarattığı teknolojik düzey Doğu’nun önce kendisini yenilemesi gerektiğine karar vermesine sebep oldu. Çağdışı bu rejimler kendilerine bir tür restorasyon uyguladılar. 
Osmanlı’nın Tanzimat Fermanı’yla başlattığı bu feodal reform süreci üretim ve paylaşım ilişkilerine dokunmaksızın, yani sorunun özüne çözüm üretmeksizin harekete geçtiği için başarısızlığa uğradı. Ortaya çıkan şey ise demokratik bir gelişme değil ucubeye dönen devlet idaresinin ve çürüyen toplum yapısının derinleşen krizleriydi. Oluşan krizler sayesinde Batı’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri adım adım ülkemizi sömürgeleştirmeye başlamıştı.
Tanzimat yönetici eliti yüksek bürokratlardan oluşuyordu, bunlar söz konusu Batı taklidi rejimin mimarlarıydı. Bu bürokratlar taklit ettikleri güçlerle aralarında teslimiyetçi bir ilişki biçimi kurmuşlardı. Bu ilişki biçimiyle birlikte devlet yönetiminde dış borçlanma, kapitülasyonlar, serbest ticaret antlaşmaları gibi yolların uygulanmasıyla da iktisadi esaretin taşları döşenmişti.
I. MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT
1838’de Serbest Ticaret Sözleşmesi’yle başlayan ve Tanzimat Fermanı’yla özgün ismine kavuşan sömürgeleşme süreci kendi karşıtlarını da yaratmıştı: İşte bu karşıt olan Yeni Osmanlılar Cemiyeti tarihimizin ilk devrimci örgütü olarak 1865’te kuruldu ve I. Meşrutiyet’in ilanına önderlik ederek anayasal monarşinin ilk denemesini gerçekleştirdi.
Tanzimat’ın getirdiği teslimiyet ve esaret I. Meşrutiyet önderleri ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin yöneticilerinin iki amaç ekseninde mücadele vermesini sağladı: Birincisi vatanın yabancı tasallutu altından kurtarılması, ikincisi de halkın siyasi temsil hakkına kavuşması. Vatan ve Hürriyet olarak iki sözcükte özetlenebilecek olan bu siyasal program o günlerden bugüne kadar uzanan iki asırlık demokratik devrim mücadelemizin dayandığı ana hatlardır. Çağdaşlaşma ve uluslaşma yolunda atılan bu ilk adım henüz emekleme dönemindeyken Sultan II. Abdülhamid tarafından boğuldu ve yerine gerici bir diktatörlük kuruldu. 
Tanzimat’ın yabancı güçlerle olan ilişkisi İslamcılık örtüsü altında II. Abdülhamid tarafından da sürdürüldüğü için vatanı kurtarmak yeni kuşak Jöntürkler’in en önemli motivasyonu ve ikna aracıydı.
MÜCADELE YÜKSELİYOR
20. yüzyıla girildiğinde artık İttihat ve Terakki adını almış olan bu cemiyet; memurlar, subaylar ve eşraf arasında da taraftarlar edinmiş, üyeler kazanmıştı. Cemiyete 1895’te katılan Ahmet Rıza Bey, sürgündeki liderdi. Cemiyet esas olarak yurtdışında yayın faaliyeti yürütüyor, yurtiçinde ise hücre tipi örgütlenme gerçekleştiriyordu. Attila İlhan’nın Kim Kaldı şiirindeki “O jöntürkler ki hariçten evrak-ı muzırra celbederlerdi’’ dizeleri yurtdışından içeriye devrimci yayınları sokan cemiyet üyelerinin fedakarlığını anlatır. Ülke çapında teşkilat sayısını ve derinliğini hızla artıran İttihat ve Terakki Cemiyeti halkın geniş kesimlerinin rejimle yaşadığı sorunları ajite etmekte çok başarılı kadrolara sahipti.
KIVILCIM: REVAL GÖRÜŞMELERİ
Makedonya sorunu, Osmanlı’nın son döneminde en çok başını ağrıtan konulardan biri olmuştur. Geçmişe dayanan bazı sorunlar olsa da asıl hareketlilik 1900’lü yılların başında yaşanmıştır. Bulgar ve Rum örgütleri bir tür gerilla savaşı veren çeteler oluşturmuştu. Bunun yanında Makedonya’nın mevcut düzeni bir ıslahat rejimine dayanıyordu. Özel bir idare kurulmuştu. Makedonya’da görev yapan bürokratlar ve askerler sıkı bir yabancı denetimi altındaydı. İttihatçılar zaten bu denetim rejiminden rahatsız oluyordu. 
Üzerine 1908 yazında Reval’de yapılan İngiltere-Rusya görüşmesi gelince ok yaydan çıkmış oldu. Bu görüşmede Makedonya’nın açıkça paylaşılması kararlaştırılmıştı. Bir asır önce “hasta adam” olarak nitelendirilen Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasına Makedonya’dan başlanılacağını anlayan İttihatçılar, hızla yabancı devletlerin konsolosluklarına mektuplar gönderdi. Ülkede siyasi iradeyi kendilerinin temsil ettiğini ve böyle bir paylaşım planının hayata geçirilmesinin mümkün olmadığını söyleyen İttihatçıların siyasi programının birinci maddesi zaten vatanın bütünlüğü ilkesiydi.
HÜRRİYET DEVRİMİ



3 Temmuz 1908’de siyasi iradeyi milli egemenlik ilkesine dayandıran anayasal rejimi kurmak ve vatanın bütünlüğünü korumak için ilk adım atıldı. Önyüzbaşı Resneli Niyazi Bey, 200 gönüllü asker ve siville birlikte dağa çıktı. Ardından Enver Bey Tivkeş yöresinde dağa çıkarak köy köy dolaşıp ayaklanmayı genişletti. Çeşitli kasabalarda birbiri ardınca telgrafhaneler, İttihatçıların öncülüğünde halk tarafından basıldı ve saray telgraf yağmuruna tutuldu. İttihat ve Terakki Genel Merkezi sürecin tamamını kontrol altında tutuyordu. 
II. Abdülhamid’in ayaklanmayı bastırmak için aldığı bütün tedbirler boşa çıkarıldı. Rejim destekçisi paşalar ya vuruluyor ya da dağa kaldırılıyordu. 3. Ordu tamamen devrim saflarına katılmıştı. Sarayın, isyanı bastırmak için İzmir’den gönderdiği 2. Ordu güçleri Selanik limanına çıktıklarında devrime katıldıklarını ilan etmişlerdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
23 Temmuz (10 Temmuz) günü cemiyet neredeyse bütün Rumeli bölgesinde kontrolü sağlamıştı. Bugün Selanik’te meşrutiyet ilan edildi. Çaresiz kalan saray ve Bab-ı Ali meşrutiyeti iade etmek dışında bir çözüm bulamadı. 24 Temmuz itibarıyla Osmanlı Devleti anayasal sisteme geçmiş bulunuyordu. Devrim dalgası Anadolu’ya hızla yayıldı. Artık asıl hedef siyasi programın devlet olanaklarıyla hayata geçirilmesiydi.
DEVRİMİN HEDEFLERİ
Devrim öncelikle Osmanlı toplumunun birleştirilmesi sorunuyla ilgilendi. Bu sorunu çözebilmek için “eşitlik-kardeşlik ve özgürlük” sloganlarına “adalet” eklendi ve öne çıkarıldı. Devrimin ilk günleri çok çarpıcı olaylara sahne oldu. Yılların komitacısı Bulgarlar, Sırplar ve Rumlar şehirlere indi ve Türklerle kucaklaştı. Ermeniler, kiliselerinde Türk Devrim şehitleri için ayin düzenledi.
 Meclis çatısı altında ve Osmanlı kimliği etrafında herkesin birleşeceği umuluyordu. Ancak, milli devletler çağı başlarken bu tür bir çağ dışı birleşmenin olanaksız olduğunu tarih acı tecrübelerle ortaya koyacaktı. İttihatçılar içinde ancak nüve halinde olan Türk Milliyetçiliği zamanla gelişecek zemini bulacaktı.
İttihatçıların hassas olduğu en önemli konu ise milli egemenlikti. Halkın siyasal temsil hakkı, mücadelenin asıl konusu olduğu için anayasal düzene bağlılık yeni rejimin birinci kriteri olacaktı. Meclis-i Mebusan seçimleri de büyük siyasi tartışmalara kapı açacak ve Türkiye’nin genç demokrasisi hayata ilk adımını atacaktı. Türk Milliyetçiliğinin halkçı, yani demokrat niteliğinin kökleri buradadır.
Halkçı niteliğin bir yönü de siyasal temsilin gereği olarak yurttaşlık kültürüne olan vurguydu. İttihatçılar altını çizerek din, dil ve ırk fark etmeksizin bütün Osmanlı tebaasının eşit vatandaşlar olduğunu ilan ediyordu. Kültürel hakların gelişimi de ancak bu yurttaşlık kültürünün yaratılmasıyla gerçekleştirilebilirdi. İttihatçılar buna yönelik adımlarını da önümüzdeki yıllarda hızlandıracaktı. Dilde sadelik hareketlerini destekleyen İttihatçılar ülkeyi Türkçe etrafında birleştirmek için de siyasal, kültürel ve sosyal alana dair yasalar çıkaracaktı. Bu siyasal çizgi de cumhuriyetle birlikte olması gereken noktaya ulaşacaktı.
23 Temmuz 1908’de yaşanan Hürriyet Devrimi gerçekten de Türkiye’nin ilk milli bayramı olmayı hak ediyor. Hatta çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun buradan başladığını söylersek abartmış olmayız. İttihat ve Terakki’nin siyasi programı, sonraki yıllarda olgunlaşarak Kemalist Devrim’in Altı Ok programını yaratacaktır. Atatürk’ün Kemalizm tanımını, yani “Türk Devrimi’nin yaptığı işler”i esas alıyorsak İttihatçılar her yönüyle bu sürecin öncüsü olarak kabul edilmelidir. 
Halkçı-devletçi ekonomik modelin ilk örneklerini veren İttihat ve Terakki Cemiyeti, milli egemenlik ilkesi olarak tanımlanabilecek olan cumhuriyetçiliğin de işaret fişeğini çakmış, milliyetçiliği, vatanseverlik ve demokratlık üzerinden açıklamış ve laik kavrayışa sahip bir neslin yaratılmasına ön ayak olmuştur. O nesil, cumhuriyeti kuracaktır. İktidarın gökten yere indirilmesi görevini başaran kadrolar, cumhuriyeti inşa edecek birikimi yaratmıştır.
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ